Harput Yollarında

Harput  Yollarında ELAZIĞ & HARPUT
Tarihi, Edebiyatı, Sanatı,
Kültürü, Folkloru ve Musikisinin
Tanıtım Sayfası

15/06/2026
HARPUT'TA İMAM EFENDİ TÜRBESİ Harput’ta yetişen büyük velilerdendir. 1274 (m.1858) yılında Erzurum’da doğdu. Kars’ta üçü...
15/06/2026

HARPUT'TA İMAM EFENDİ TÜRBESİ
Harput’ta yetişen büyük velilerdendir. 1274 (m.1858) yılında Erzurum’da doğdu. Kars’ta üçüncü tabur imamlığı yaptığı için “İmam Efendi” diye meşhur oldu. Asıl adı, Osman Bedreddin’dir. Babasının adı ise Seyyid Selman Sukûtî’dir. Çok küçük yaşta öğrenime başlayıp, dokuz yaşında hafız oldu. Kısa zamanda gerekli ilimleri tahsil ederek akranları arasında dikkat çekici bir yere geldi. Çok zeki olan ve yörede tahsil edilecek ilimleri yeterince tahsil eden İmam Efendi, bildiklerine doymuyor, daha fazlasını istiyordu. Yörede kendisini tatmin edecek bir âlim yoktu. İşte tam bu sırada Buhara’dan kendisini yetiştirecek büyük âlim ve Allah dostu yola çıktı. Bu zat, Seyyid Ahmed Meramî Hazretleri’dir. Buhara’dan yola çıkan Hazret, Erzurum’a kadar gelip, Hasankale ilçesinin Bevelkâsım köyüne gelip bu köyde imamlık görevine başladı. İlmî seviyesi kısa zamanda farkedilip, çevreye yayıldı. Yana yakıla ehil âlim arayan İmam Efendi de Hazreti duyanlar arasında idi. En kısa zamanda yolunu bulup Seyyid Ahmed Meramî Hazretleri’nin huzuruna geldi. Hazret bu gencin yetiştirilmesi için kendisine işaret edilen kimse olduğunu anladı. “Merhaba, hoş geldin Hafız Osman Bedreddin!” dedi. İlk defa görüştüğü zatın kendisini nereden tanıdığını merak edip hayretler içinde kaldı. Seyyid Ahmed Meramî Hazretleri ondaki istidadı görüp, talebeliğe kabul ettiğini bildirdi ve şöyle dedi: “Şunu bilesin ki, ilmin uçsuz bucaksız yolu, sonunda insanı Allah’a ulaştırır. İlmîn muhtelif sahneleri ve safhaları vardır. Bizim sana vereceğimiz ilim, Tasavvuf ilmidir. “Üzülme! Allah bizimledir” buyurulan ayet-i kerimenin tefsirine göre halik ile mahlûk arasında kavuşturucu bir rabıta vardır. Bundaki mana ve hikmet: “Oku, Malikini unutmazsa, bitmez tükenmez nimetlere kavuşur. Bu mananın tekâmülü ve tesanütü ise huzurdur. Huzur. Allahü Teala’yı hiç unutmamak demektir.”

Hafız Osman Bedreddin Efendi bundan sonra her gün ders almak üzere hazretle anlaştı ve Erzurum’a döndü. Bundan sonra Osman Efendi Belvar köyünde kalmaya başladı. Her gün üç saatlik mesafedeki Bevelkasım köyüne gidip dersini alıyor, dönüyordu. Bu şekilde hocasının derslerine devamı yıllarca sürdü. İmam Efendi, tahsil hayatı boyunca hocasının birçok kerametine şahit oldu. Kendisi talebeliği sırasında Erzurum Rusların işgaline uğradı. Rus işgalini dağıtmak için Erzurumlular yediden yetmişe harekete geçtiler. Bir sabah ezanını Osman Bedreddin Efendi okuyarak halkı harekete hazır hale getirdi. Rus askerleri Aziziye Tabyalarından püskürtüldü. Bu sırada Osman Bedreddin Efendi’nin silahsız olarak taşla mücadele ettiğini, attığı her taşın bir düşman askerini öldürdüğünü, taşı almak için yere eğilmediğini, taşların kendi kendine eline dolduğunu çevresinde bulunanların hepsi görüyordu. Nene Hatun olarak bilinen Hatice Hanım da İmam Efendi’nin bu kerametini görenler arasında idi. Bu durumu gören Ordu Kumandanı Gazi Ahmed Muhtar Paşa, İmam Efendi’yi ordu içinde tabur imamı olarak görevlendirdi. İmam Efendi bu görevde iken meşhur velilerden Seyyid Tahâ-i Hakkari Hazretleri’nin oğlu ve halifesi Seyyid Ubeydullah, Mevlanâ Hâlid-i Bağdadi Hazretleri’nin halifelerinden Küfrevî Şeyh Muhammed, Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevî, Erzincanlı Terzi Baba Hazretlerinin halifelerinden Hacı Fehmi efendilerle sohbet etme şerefine erişti. Görevli bulunduğu taburu 1882 yılında Palu’ya nakletti. Bu sırada son mürşidi Mahmud Sâmîni Hazretleri’ne kavuştu. Mahmud Sâmîni Hazretleri, İmam Efendi’nin hallerini talebelerine bir bir anlattı. Onu öven sözler söyledi. Bir gece İmam Efendi’ye rüyasında şöyle dedi: “Hafız, kurban! Ben seni bekliyorum. Sen de bizi arıyorsun. Sana verilmesi gereken emanetin altında kudret ve kuvvetim azaldı. Gözüm yoldadır. Bu kadar saklanmaya ve naz etmeye sebep nedir? Yeter artık gel bana!” Bundan sonra peşpeşe buna benzer rüyalar gördü. Son rüyasında mürşidine kavuşmak için, Palu’da Şeyh Mahmud Samini Hazretleri’ne varması emredildi. Palu’da kendisini Mahmud Saminî Hazretleri müridleri ile birlikte karşıladı. Bundan sonra hayatını mürşidinin yanında geçirdi Verilen hizmetleri eksiksiz yerine getiriyordu. On sekiz günde icazet alıp, görevi sebebiyle dört yıl kadar daha Palu’da kaldı. 1909 yılında emekli olup Harput’a yerleşti. 1911 yılında Harput ileri gelenleri ile birlikte hacca gitti. Bu yolculuk sı­rasında Mekke, Medine ve Şam âlimleri kendisine hayli iltifatta bulundular.1340 (m.1922) yılında Harput’ta vefat etti. Vefatından birkaç gün evvel vasiyetini yazmıştı. Vasiyet gerekleri yerine getirildikten sonra büyük bir cemaatle Harput’ta Meteris kabristanında defnedildi.

14/06/2026

Harput Yollarında hayranlar

HARPUT MUVAKKİTHANESİ & SPACEXSpace X halka arz edildi ve Cuma günü ilk işlem gününde 2,1 trilyon dolarlık piyasa değeri...
14/06/2026

HARPUT MUVAKKİTHANESİ & SPACEX
Space X halka arz edildi ve Cuma günü ilk işlem gününde 2,1 trilyon dolarlık piyasa değeri ile günü kapattı.
Bir yanda insanlığı çok gezegenli bir tür haline getirme vizyonuyla uzayın "sınırlarını" yeniden çizen SpaceX ve modern teknoloji, diğer yanda binlerce yıl önce Harput’un tepelerinden, Urartu’nun kaya oymalarından gökyüzüne bakarak zamanın ve evrenin gizemini çözmeye çalışan kadim medeniyetler.
İşte bu iki dünyayı, "insanın gökyüzüne bitmek bilmeyen merakı" ekseninde birleştirelim.

İnsanlık tarihi, aslında iki farklı uç arasında gidip gelen bir sarkaca benzer; Bir uçta yerçekimine bağlı kalma çabası, diğer uçta ise o yerçekimini kırma arzusu.

Geçtiğimiz günlerde piyasalara bomba gibi düşen SpaceX’in halka arzı, sadece devasa bir finansal veri değil; insanlığın yeni bir çağa geçişinin imza törenidir. SpaceX’in piyasaya sunduğu şey sadece roket değil; "yörüngeye giriş biletidir." internetin faks makinelerini tozlu raflara kaldırması gibi, Starship de bugün bildiğimiz kısıtlı uzay ekonomisini parçalayıp yerine sınırsız bir potansiyel inşa ediyor.
Peki, biz bu hırsı nereden aldık? İsterseniz şimdi zamanda bir yolculuk yapalım sonra geleceğe dönüş bileti alırız…

Bugün Elâzığ’da, Sara Hatun Camii’nin avlusuna, o mütevazı muvakkithaneye baktığınızda, orada sadece namaz vakitlerini hesaplayan basit bir zaman ölçer görmeyin. Orada, gökyüzünü bir matematik ve geometri diliyle okumayı başarmış bir medeniyetin izlerini göreceksiniz. Harput, yüzyıllar önce yıldızların konumuna bakarak ekinin zamanını, mevsimin döngüsünü ve hilalin gelişini bir "bilimsel kesinlikle" öngörebiliyordu.
O günün muvakkitleri, bugünün uçuş mühendislerinin atalarıdır. Rubu tahtasıyla enlemi hesaplayan, usturlapla gökyüzünü bir harita gibi okuyan o zihinler; o zamanın kısıtlı imkânlarıyla evrenin devasa mekanizmasını anlamaya çalışıyorlardı.

Roma'nın gökyüzünü bir navigasyon ve devlet yönetimi aracı olarak kullandıklarını biliyoruz.
Urartuların gökyüzüyle olan ilişkisi sadece tarımsal bir takvimden ibaret değildi. Kayalara kazdıkları astronomik gözlem noktaları, güneşin en dik ve en eğik geldiği günleri takip etme çabaları, bu coğrafyanın gökyüzünü kutsal bir "bilgi deposu" olarak gördüğünün kanıtıdır.
Akatlar'ın Mezopotamya’nın uçsuz bucaksız düzlüklerinde yıldızları tanrısal birer imza gibi not etmesi hep bu toprakların medeniyet bakiyeleriydi.
Hepsinin ortak noktası aynıydı: "Yukarıda ne oluyor?" sorusunun cevabını bulmaktı.
Bugün SpaceX'in roketlerinin taşıdığı o devasa sensörler, aslında binlerce yıl önce bu topraklarda kil tabletlere kazınan ilk gözlemlerin dijital ve gelişmiş birer devamıdır.

SpaceX’in bugün ulaştığı nokta, bürokrasinin değil, hırsın ve mühendisliğin zaferidir. Kötümserliğin, "daha azla yetinmeliyiz" diyen o sıkıcı anlatının sona erdiği noktadayız. Harput’un tepelerinden gökyüzünü izleyen o bilgeler, bugün Mars’a giden bir roketin içine otursalardı, muhtemelen hiç şaşırmazlardı. Onlar zaten oraya, yani yıldızlara gitmeyi, o yörüngeyi hesaplamayı hayal etmişlerdi.

SpaceX ile başlayan bu yeni çağ, aslında insanlığın 10 bin yıldır süren "yeryüzüne sığmama" serüveninin bir sonraki perdesidir. Eskiden gökyüzünü sadece gözlemliyorduk; şimdi ise orayı mesken tutmaya, oraya yerleşmeye gidiyoruz.

SpaceX’in yıllardır yüksek maaş yerine çalışanlarına hisse vermesi, halka arzla birlikte büyük servetlere dönüştü.

Şirketteki 400 çalışanın servetinin 100 milyon doları aştığı belirtilirken, bu kişilerin yalnızca yöneticilerden değil; kaynakçılar, teknisyenler ve yemekhane çalışanlarından da oluştuğu bildirildi.

Bugün SpaceX'in attığı o roketlerin arkasındaki itici güç, Harput'taki o kadim gözlemcilerin "daha uzak, daha yüksek" arzusunun modern bir yansıması olarak görülmüyor mu?

İyimserliği satın alın; çünkü gelecek, yerçekiminden kurtulanların olacaktır.

Hayırlı haftalar dilerim…
Turan Gazetesi Aslan Veysel Arpaca Harput Yollarında
Fotoğraf : Sarahatun Camisi önünde şimdi bulunmayan Muvakkithane yapısı : Güneşin hareketlerine göre namaz saatlerini düzenleme yeri . 1900 yılları. Harput Yollarında

13/06/2026
13/06/2026
Gıçı gırıh it gibi dolaşma ! Anlamı ; Bir işe yara !Harput  Yollarında
13/06/2026

Gıçı gırıh it gibi dolaşma ! Anlamı ; Bir işe yara !
Harput Yollarında

ULU CAMİ ve HARPUT'TA  Anılarım ;Evimizden biraz aşağısında Artuklu devleti devrinden kalma ulu cami vardı ki burası  ço...
13/06/2026

ULU CAMİ ve HARPUT'TA Anılarım ;
Evimizden biraz aşağısında Artuklu devleti devrinden kalma ulu cami vardı ki burası çocukluğumda cemaate kapalı ve minaresi kısmen yarım kubbeliydi. Söylentiye göre minarenin kubbesi her defasında yapılışının ertesinde yıkılıyordu. Bir rivayete göre Artuklu
hükümdarı Fahreddin Karaaslan tarafından yaptırılan Ulu Cami yapıldığında zaman ve yörenin en büyük camisi olduğundan dolayı Ulu Cami adıyla onurlandırılmış. Caminin ortasındaki avlunun üzeri camla örtülmüş. Avlunun ortasındaki derin kuyudan eskiden
kervanlar su ihtiyacını karşılarlarmış. Böylece kervandakilerin de ibadet etmesi düşünülmüş.
Duvarlar, kubbe tekniği ile değil de kemerlerle ve aralarıysa sığ
tuğlalarla örülerek birbirine bağlanmış. Cami, 1156 tarihinde
Kırmızı tuğladan yapılmış yana doğru bel vermiş eğri minaresi ile
hala ayakta ve yapımındaki sıva ve tuğlaların kokusu, manevi
kimliğini muhafaza etmekte. Bu şaheser Harput'un simgeleri
arasındaki yerini çoktan almıştır. Minare Anadolu Türk İslam
mimarisi izlerini taşıyan süslemelerle bezenmiş, caminin
içerisiyse kalın taş duvarlarla dikdörtgen planı örten çatı sistemi
ve bunları taşıyan kemerlerle örülmüştür. IV Murat'ın Ulu
Cami’ye hediyesi olarak bilinen abanoz ağacından yapılmış
minberiyse bugün kurşunlu camide bulunmaktadır. Minarenin
eğriliğine hayran olmamak elde değil. Sanki günümüze kadar
gelişi zamana meydan okuyarak pizza kulesiyle yarışır sanırsınız.
Caminin avlusu geçmişin izlerini taşıyan mezarlarla doludur.
Mezarlıktaki başucu taşlarından eski bir mezarlık olduğu
anlaşılıyor. Osmanlıca yazılmış kitabesinden nakşiyül meşrep bir zat olduğu yazılı Seyyid El Ahmed Çapakçuri Hazretleri 19. yüzyılda yaşamış hicri 1340 (m. 1921) yılında irtihal etmiş.
Kabri de bu mezarlığın az aşağıdadır. Çapakçur ismi özellikle Bingöl taraflarından gelenler için kullanılmaktaymış. Etrafı o tarihlerdeki savaşlarda ölenlerin mezarlarıyla doludur. Yine dışarıda tam minberin arkasında gövdesi yatık şekilde bir karadut ağacı vardı. Ve halada orada insanlığa nispetle meydan okurcasına ayakta duruyor. Bu duttan çok yedim tadı ve rengi müthiştir. O vakitlerde camii halka kapalı kapısı da kilitliydi. Yasak olmasına rağmen zaman
zaman tüm çocuklar bu dut ağacına çıkar ve oradan da tam caminin minberine denk gelen ufak penceresinden içeri girerlerdi. Orada yuva yapmış güvercinleri ve yavrularını alırlardı.
Bir gün birkaç arkadaşım beni de teşvik edince birlikte içeriye girdik. Asıl amacım güvercin almak değildi. Sadece caminin içini çok merak ettiğimden dolayı orayı gezip minaresine çıkmak ve avlusunda bulunan derin karanlık su kuyusuna bakmanın yanı sıra akranlarıma
korkak olmadığımı ispatlamak istiyordum. Bu his her yerde her nesilde tüm çocuklarda olduğunu sende bilirsin değil mi? Şimdi sana sorsam veya azıcık egona dokundursam her türlü iddiaya girersin. İşte aynı anlattığım durumdaydım çocuk. Sonunda biraz tedirginlik kararsızlıktan sonra ego galip geldiğinde ulu caminin karadut tarafındaki ufak penceresine tırmanarak içerde bulduk kendimizi. Hayran şaşkın bir edayla beş ya da on beş dakika içerde
gezip sonradan hiçbir şeye zarar vermeden çıktık hep birlikte. Fakat bizden sonrada bazı kişilerde kapı kilidini kırıp içeriye girmişler daha kolay yollardan. Tabi kimse buraya girenleri görmediğinden suç bizim üzerimizde kalmıştı. Çünkü kapalı caminin içine girip çıkarken bizi görenler karakola şikâyet etmişlerdi. Ertesi gün bizim okula bir jandarma gelmiş, babama benimle birlikte komutanın kendisini karakola çağırdığını söylemişti. Tabi diğer çocuklarla
birlikte aynı durumdaydık. Ben ve arkadaşlarım hiçbir şeyden habersiz sınıflarımızda ders işlerken alınarak jandarma eşliğinde babamla beraber karakola komutana gittik. Diğer arkadaşlarımın babaları da orada bekliyorlardı. Komutan evvela olayı babalarımıza kısaca anlattı. Sonra yazılı tutanağı gösterdikten sonra bizlere oraya niçin gittiğimizi, orada neler yaptığımızı tek tek sordu bizlerde doğruları söyledik. Tutulan tutanakta olay yeri incelenmiş
sadece kapı kilidinin kırık olduğu belirtilmişti. Hepimizin ifadeleri aynı olunca da karakol komutanı bizlere inandığını söyledi. Ardından babalarımıza dönerek Ulu Camiye verilen zararı çözmemizi istedi. Çünkü bizlerin bu zararı karşılamamız halinde vuku bulan olayın kapatacağını söyledi. Aksi takdir de tutanak tutulup bu olayın dosyalarımıza işleneceğini anlatmıştı mert yürekli zamanın karakol komutanı. Meğerse çok önceleri başka kişi ya da
çocuklar daha evvelden kapı kilidini kırmakla kalmamış ulu cami içerisinde ufak tefek tahribatlar yapmışlar. İşin aslına bakın ki hiç kimse de bizim girdiğimiz ana kadar bu tahribatları görmemiş. Merakımız yüzünden bu olay biz çocuklara patlamıştı. Halende gün
gibi hatırlarım bu olayı ve o tanımadığım adını bilmediğim komutana da hep içimden dua ve teşekkür ederim. İki yıl evvel tekrar Harput’a gittiğimde orayı da ziyaret ettim. Dut tüm haşmet ihtişamıyla yılların yorgunluğunu insanların duyarsızlığını şikâyet edercesine duruyor yerli yerinde. Ben anılarımı sessizce içten içe yaşarken çoğunluğunu öğrencilerin oluşturduğu ve biri iki yetişkinin önderliğinde bu tarih kokan ören yerini gezmeye gelen öğrenci grubunun sesiyle zamana döndüm. Öğrenciler Ulu Camiyi birbirlerine kendilerince inceliyor koşuyor ve bir şeyler anlatıyordu. Ansızın içlerinden biri yanında bulunduğum dut ağacına doğru koştu.
Evvela dut ağacına çıkıp başını göğe kaldırarak tersten mavi gökyüzüne yeterince baktıktan sonra karaduttan indi. Etrafında bir iki kez koşarak sevinç ve hayretle tur atarak, yüzü Ulu Camiye gelecek şekilde durup, zaten ona doğru gelmekte olan arkadaşlarına seslenerek yanına çağırdı.
- Ula ulaa hele gelin gelinnnn. Aha buraya bahın, hele bahın buraya bahın. Deyip sessiz sakin bir edayla yaklaşan öğlen vaktinde canhıraş çığlıklarla güneşi erkenden uyandırdı. Ardından çeşitli yaşlardaki başlarında el dokumalı külah olan arkadaşlarını etrafına
topladı. Öğretmenleriyse kendinden bi haber yürümüyor adeta sallanıyordu sabah güneşi eşliğinde.
- La zilkif ne deyisin ha az dur hele. Mamoş, Aboş, Samed bah hele bah. Hocam bah baah ağaç secde ediiyy dua ediiyy görimisin. Bah dallarına minbere degi. Allağa dua edii anlisin.
Öğretmende yanlarına gelip bilmiş edayla inceledi geçmişten nasihatler verip durdu. Ben güldüm durdum kendimce hem de katıla katıla güldüm söylenene. Şimdi onlara dönüp desem
ki ya bu ağaç yıllardan beri böyle duruyor. Bu ağacın yüzünden fişleneceğimi söyleseydim.
Acaba bana ne diyeceklerdi çok merak ediyorum. Belki de benden evvelkilerde bu ağacı böyle görmüştü ya da daha taze genç bir fidanken bilerek birileri tarafından minbere doğru eğdirilmişti. Ki ben çocukluğumu onca yıl yaşamışım bu diyarda hem de her karışında ayak izlerim varken. Bildim bileli de bu ağaç böyleydi böyle duruyordu. Şimdiyse yaşları On ya da On beş olan bu çocukların hayal dünyalarının nasıl böyle genişlediğini düşünmekten de kendimi alamadım. Gerçi çocukları suçlamamak gerek geçenlerde internette aynı çocukların hayaline benzer bir makaleye rastladım. Sanırım başlık olarak “Secde eden dut ya da ağaç”
adı altında dutu konu alan bir makale yazılmıştı. Yoksa yine mi o çocuklar diyeceğim gelmiyor değil aklıma hani. İşte insan nasıl düşünür bakarsa gerçeği öyle görür çocuk. Ulu caminin yanında dede Kamer diye komşumuz otururdu. İki katlı tarihi evde kiracı olarak oturuyordu. Ve yanında ise oğlu Mustafa amcaların kendi evi vardı. Mustafa amca eşinden ayrılmıştı. İki erkek iki kız çocukla başka bir kadınla evlenmişti. Çocuklar benimle aynı yaşlarda sayılırdı ve biriyle aynı sınıftaydık. Ne yazık ki o iyi insanların hepsi bu dünyadan göçüp gitmişler. Ruhları şad olsun nur içinde yatsınlar. Şimdilerde komşumuz yaşlı kamer dedenin oturduğu eski evin asıl sahibi ve buranın yerlisi Refik Gül tekrardan dedelerine ait bu
evi satın alarak kültür evi olarak restore etmiş. Kültür evinde yöresel kıyafetten eşyaya kadar her şey ama her şey aslına uygun olarak ya bağışlanmış ya da satın alınmış. Aile kendileri için tarihi bir anlamı olan bu evi içindeki anılarıyla ve tarih kokan eşyalarıyla birlikte dokusunu bozmadan Elazığ Belediyesi ve Harput halkına armağan ederek bağışta bulunmuşlar. Amaçları kültürümüzü ve geleneğimizi yaşatmak olan bu aileye de şahsım adına çok teşekkür ediyorum. Bu kültür evinin arkasındaki bahçeden geçilip yine Ulu Cami’ye ye ait olan çeşmeye bir kapıyla çıkılırdı. Hatta o dönemlerde bu çeşmenin az aşağılarında Daldilikli Osman ve Abdurahman kardeşlerin oturmakta olduğunu anlatılmaktadır. Ulu camiye yakın mesire alanı olarak belediye ye ait bir bahçe vardı. Elif teyze diye bildiğimiz yaşlı biri tarafından sanırım uzun zaman evvel Harput belediyesinden
kiralanmıştı. Elif teyzenin bahçesi diye bilirdik öyle alışmıştık çünkü. Burası meyve ağaçlarıyla doluydu. Aynı zamanda mesire yeriydi. Günü birlik aileler ufak bir ücret karşılığında insanlar konaklamaya pikniğe gelirdi. Elif teyzenin bahçesinde unutamadığım karadutlar, kızılcıklar, yer elması ve fındık ağaçları vardı. Zaman zaman gider bazı işlerinde yardım eder karşılığında bunlardan yerdim. En çokta yeraltında yetişip çıkan toprak kokulu olan yer elmasını severdim. Kendisi oldukça yaşlıydı. Bahçenin hemen yanında Mehmet
Zahiri baba türbesi vardı ki o buranında bakım ve temizliğini yapardı. Gelen ziyaretçilerden üç beş kuruşluk sadakayla geçinirdi. Bugün türbe ve bahçe restore edilerek sanırım belediye
işletmekteymiş. Yaşlı Elif teyzenin evi bahçenin sağ çaprazında karşısında kaleye inen yolun sağında sara hatun camiinin hemen altındaydı. İki oğlu ve gelinleri olmasına rağmen, Harput’un eski yerlilerinden kaldığı her halinden belli olan iki katlı yığma taşla yapılan evinde yalnız otururdu. Yukarı şehre gelişimizin ikinci yılı dolmuş evimize taşınmıştık. Ev yeniydi ama ahali komşularımız ve arkadaşlarım hep aynıydı bu küçücük yerde. Çünkü eski
evimizle aramızda on dakika mesafesi vardı. Kestirme yoldan gitsek mesela sara hatun caminin altından elif teyzenin bahçesinin girişinden direk bizim eve çıkılıyor çocuk. Öteki türlü düz yoldan geçersek, önce Sarahatun caminin yanından geçeriz. Cimşit hamamını solumuza aldıktan sonra önümüzdeki ilk sol sokaktan yol direk nadir babaya çıkar. Nadir babanın önündeki sebil çeşmesinden kana kana suyunu içtikten sonra, türbeyi sağımıza yatırıp
toprak patikadan yüz yüz elli metre yürüyoruz. Yukarıdaki, şimdiki kayabaşı soku et mangal restoranına karşılıklı Geyik ablanın müstakil inşaat halindeki evinin altından geçersek az mesafeyle yine bizim eve varırız. Ev sahibimiz aynı zamanda alışveriş yaptığımız ve bize veresiye defteri açan Haselli köyünden Mehmet amcaydı. Ufak bir bakkal dükkânı olmasına rağmen her şey bulundururdu. Dükkânın ön kısmında oturup her ne kadar arkasında çerçevelenmiş bir peşin ve veresiye satan tüccar hallerini simgeleyen bir poster olsa da o yine de insanlara veresiye defterini her zaman açanlardandı. Bir yanında ağlayan çocuk posteri ve altında da karınca dualı dükkânın bereketini arttırıcı kartpostalı asılıydı. Hesabına güvenir hiçbir zaman hesap yapmak için o meşhur eski genellikle Sümerbank ve büyük mağazalarda kullanılan facıt hesap makinesi kullanmazdı. Arada bir bazen de zaruri ihtiyaçtan ucuz ufak ev araç gereçlerini bulundururdu. İçlerinde yemlenen hareketli tavuk ve civcivli kurmalı ev saatleri bunlardandı. Haselli Mehmet amcanın kendisi zamanında Harput’a bağlı Haselli köyünden geldiği için lakabı da köyünün adı olmuş. Eşi Fatma abla da kocası gibi sevecen iyi huylu çalışkan hayat dolu ve namazlı niyazlı bir Sünni ev kadınıydı. Yeri gelmişken söyleyeyim çocuk. Bizim alevi olduğumuzu bilen haselli Mehmet amca insanlar arasında ayrım yapmamaya gayret ederek, insanları bir tutmaya özen ve hassasiyet gösteriyordu. Gerçi tüm ahali öyleydi, kimse birbirlerini dışlamaz, aşağılamaz, hor görmez bir arada insanca kardeşçe yaşarlardı. Haselli Mehmet amcanın eşi Fatma’dan iki erkek bir kız çocukları vardı.
Fatma ablanın beslediği hayvanları vardı ki tüm gününü ahırında geçirdiğini anımsıyorum. Bu evimizde yörede bulunan diğer tüm evler gibi toprak damlı ve eskiydi. İki katlı olurken alt katında Fatma ablalar üst katta ise biz oturuyorduk. Ev bir tepenin yokuşuna yapıldığı için girişlerimiz farklı yerdendi. Buraya ait anılarıma gelince zamanın daha güzel geçtiğini bir yaş daha büyümemin etkisiyle net anımsıyorum....
Çayda Çıra Dergisi İrfan Karabulut Harput Yollarında

Address

Elazig

Website

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when Harput Yollarında posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Share