20/05/2026
Uzun zamandır insanlar sadece ev inşa ediyor…
Ama bizler galiba artık “yuvalar” inşa etmeyi unuttuk.
Ne oldu bize...?
Şehirlerin ortasında yükselen; birbirine benzeyen, ruhsuz, soğuk, insanı gökyüzünden, güneşten, doğadan koparan kutuların içerisinde yaşamaya alıştırıldık...
Oysa insanın ruhu böyle ruhsuzcasına yaşamaya hiç müsait değildi...
İnsan; güneşi görmek ister. Gölgesini görmek ister. Bulutları izlemek ister. Yağmurun sesini duymak ister. Ahşabın sıcaklığını hissetmek ister.
Çünkü insan özünde doğaya aittir, doğayla hemhaldir...
İnsanın özü karbon… Bu evlerin özü de karbon…
Belki de bu yüzden ahşap; insanın zihnine, ruhuna, kalbine bu kadar iyi geliyor… Şefkatle sarıp sarmalıyor.
Biz ,işte tam da bu hislerin peşine düştük…
Ve ahşaptan öyle Türk evleri tasarladık ki; baktığımızda yalnızca bir yapı görmüyoruz.
Bir hissiyat görüyoruz. Bir yaşam kültürü görüyoruz. Bir medeniyet görüyoruz… Kadim bir geçmiş, bir tarih görüyoruz...
Çünkü Türk evi dediğimiz şey; sadece dört duvar değildir.
Türk evi; ailenin bir araya geldiği ‘’sofra’’dır. Atalarımızın hafızasıdır. Enanelerimizin izleridir, hatırlatıcısıdır... Bayram sabahıdır. Pencereden süzülen gün ışığıdır. Annenin sesidir. Babanın gölgesidir. Misafire açılan gönüldür.
Bizim kültürümüzde misafir, yalnızca eve gelen bir insan değildir.
Misafir; berekettir. Muhabbettir. Duanın eve uğramasıdır.
Bu yüzden biz; yalnızca içinde yaşanacak evler değil, misafiri de düşünen haneler tasarlıyoruz.
“Sofa”sında aile üyelerinin buluştuğu… Misafirin baş tacı edildiği… Çocukların huzurla büyüdüğü…İnsanı içine alan, kucaklayan, şefkatle sarmalayan sıcacık yuvalardan bahsediyoruz...
Hatıraları hafızasında taşıyan… Atalarımızın fısıltılarını, sevinçlerini, gülüşmelerini duvarlarında yaşatan… Enanelerimizi nesilden nesile aktaracak Türk evlerinden, konaklarından bahsediyoruz…
Asırlar boyunca ayakta kalacak…
Defalarca yeni nesillere aktarılabilecek,
torunlarımızın torunlarına ve da